TUNCER ÜNEY'E SAYGIYLA...
Bu Pazartesi sabahı Açık Radyo'da (10.30-11.00) Tuncer Üney'i anıyoruz...
Bu 10 Kasım'da Internet ve Hukuk Platformu Koordinatörü ve TBV Projeler Koordinatörü merhum Tuncer Üney'i yitirmemizin üzerinden bir yıl daha geçmiş olacak... Bu Pazartesi, Açık Radyo " Bilgi Çağının Hukuku" programında onu Türkiye'de bilişim sektörüne yaptığı hizmetlerden bir diğeri ile; "bilişim sektöründe çalışanların haklarının korunması için örgütlenme"deki öncü çalışmalarıya anacağız... Program konukları: Nedim Akay (IBM-TR) ve Sayın Günsel Üney (Tuncer Üney'in eşi)... Günsel Hanım, eski IBM mensubu olan Tuncer Üney ve arkadaşlarının '68'li yılarda başlattığı sektörel örgütlenme çalışmalarından sözederek konunun geçirdiği evrimin dününe tanıklık edecek... Nedim Kaya ise oradan yola çıkılarak varılan noktayı; bugünü (www.bilisimsendika si.org ) anlatacak... Kaya'nın yaklaşımı IBM çalışanlarının sendikal mücadelesinden başlayan çalışmaları ve Türkiye'de bilgi ve iletişim teknolojileri politikalarının (ICT) doğru belirlenmesinde, sektör çalışanlarının rolü ekseninde olacak... Program, Atatürk'ü kendilerine idol edinen Pakistan ile Atatürk Türkiye'sinin bugünkü ICT politikalarıyla bilişim sektörü çalışanlarının durumu hakkındaki kısa bir mukayese ile sona erecek... Program arasında 10 Kasım'da yitirdiğimiz, mavi gözlü güzel insanların anısına "Blue Eyes Crying in the Rain" (Eva Cassidy) parçasını çalacağız...
Saygıyla A. Tansuğ
FM 94.9 10.30-11.00, 10.11.2008, Pazartesi Internet üzerinden dinlemek için: www.acikradyo.com.tr
(Şurada da bu konuyla ilgili Facebook sayfası var: Etiketler: Açık Radyo, bilişim sektörü, Tuncer Üney posted by A.T. at 11:17 AM
Cumartesi, Kasım 08, 2008
8.912 Bilişim Suçu Davası
Yargıtay'da Bilişim Hukuku konferansı
A.A
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, “Yıllardır süren ve maddi manevi çok büyük kayıplara neden olan terör eylemleriyle hiç bir yere varılamayacağını herkesin bilmesi, toplumun her ferdinin bu bilince ulaşması halinde ekonomik, sosyal, siyasi, hukuki, askeri bir çok yönü olan bu sorunun çözümünün kolaylaşacağına inanıyorum” dedi.
Yargıtay tarafından düzenlenen “Bilişim Hukuku” konferansı, Yargıtay Toplantı Salonunda başladı.
Konferansın açılışında konuşan Gerçeker, son günlerde yaşanan terör olaylarında şehit olanlara Tanrı'dan rahmet, ailelere baş sağlığı, yaralılara acil şifalar diledi.
Gerçeker, “Yıllardır süren ve maddi manevi çok büyük kayıplara neden olan terör eylemleriyle hiç bir yere varılamayacağını herkesin bilmesi, toplumun her ferdinin bu bilince ulaşması halinde ekonomik, sosyal, siyasi, hukuki, askeri bir çok yönü olan bu sorunun çözümünün kolaylaşacağına inanıyorum. Bu konuda herkes mutlaka üzerine düşen görevi yerine getirecektir” diye konuştu.
Hasan Gerçeker, bilişim hukukunun, çağın geldiği son noktada çok büyük önem taşıyan bir konu haline geldiğini, günümüzde insanların, gerek sosyal, gerekse iş hayatında bilişim sistemlerinin getirdiği kolaylıklardan yararlandığını anlattı.
Bütün bu gelişmelere bağlı olarak hem ceza hem de özel hukuk boyutu olan, “Bilişim Hukuku” olarak adlandırılan yeni bir hukuk dalının ortaya çıktığını söyleyen Gerçeker, Türkiye'nin de dünya üzerindeki bu gelişim ve değişime kısa sürede uyum sağladığını kaydetti. Ekonomik ve sosyal alandaki her türlü gelişmenin hukuk dünyasına da yansıdığını ve bunun sonucu olarak bir kısım hukuki düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç duyulduğunu ifade eden Gerçeker, bu konuda yapılan yasal düzenlemeleri anlattı.
BİLİŞİM SUÇLARI
Bilişim suçlarının Türkiye'de işlenme sıklıkları hakkında bilgi veren Yargıtay Başkanı Gerçeker, TCK'nın “Bilişim sistemine girme”, “Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme”, “Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması” suçlarından 1 Eylül 2007 ile 1 Eylül 2008 tarihleri arasında ilk derece mahkemelerinde açılan dava sayılarını aktardı.
Gerçeker, bu tarihler arasında TCK'nın, “Bilişim sistemine girme” maddesine muhalefetten 171, “Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme” maddesine muhalefetten 950, “Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması” maddesine muhalefetten ise 2102 dava açıldığını bildirdi.
5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlemesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”da sayılan suçlar bakımından mahkemelerce internet sitelerine erişimin engellenmesi kararlarının verilmeye başlandığını hatırlatan Gerçeker, bu konunun kimi zaman eleştirildiğini, konferansta da bu konunun tartışılacağını ifade etti.
5651 sayılı kanunundaki, internet erişiminin engellenmesine karar verilecek suçlarla ilgili 1 Eylül 2007 ve 1 Eylül 2008 tarihleri arasında ilk derece mahkemelerinde açılan davalara ilişkin bilgi de veren Gerçeker, “İntihara yönlendirme” suçundan 62, “Çocukların cinsel istismarı” suçundan 2733, “Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma” suçundan 249, “Sağlık için tehlikeli madde” suçundan 215, “Müstehcenlik” suçundan 12, “Fuhuş” suçundan 2569, “Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama” suçundan 3072 olmak üzere, bazı sitelere erişimin engellenmesi isteğiyle toplam 8912 dava açıldığını bildirdi.
Yargıtay Başkanı Gerçeker'in konuşmasının ardından, “Adli Bilişim” başlıklı birinci oturum, Yargıtay Genel Sekreteri Ahmet Ceylani Tuğrul'un başkanlığında başladı.
Konferansa, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, bazı Yargıtay üyeleri ile konuklar katılıyor.
Etiketler: 5651 sayılı kanun, bilişim suçu posted by A.T. at 2:27 PM
Pazar, Ekim 12, 2008
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SAĞLANACAK(TI) -
Av. Fikret İLKİZ
Yaklaşık sekiz yıl önceydi. Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizin yoğun olduğu günlerdeydi…4 Aralık 2000 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi’nde Türkiye’nin kısa vadede on ayrı alanda yasal düzenlemelerini gözden geçirmesinin gereğine değinilmişti. Bunların başında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi doğrultusunda ifade özgürlüğünün kullanılması için yasal ve anayasal güvencelerin güçlendirmesi geliyordu. Hemen sonrasında Türkiye’nin yol haritası olan Ulusal Program kabul edilmişti. Türkiye kabul ettiği 24 Mart 2001 tarihli Ulusal Program’da siyasî, idarî ve yargı reformlarına ilişkin çalışmalarını 2001 yılında hızlandıracağı ve tamamlayacağını taahhüt etmişti. Özgürlükçü, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen, hukuk devleti ilkesini üstün kılan Anayasa ve yasa hükümlerinin uluslar arası taahhütler ve AB standartları çerçevesinde geliştirilmesi amaç olarak kabul edilmişti. Ulusal programda ilk ele alınan “Düşünce ve ifade özgürlüğü” olmuştu. Anayasa gözden geçirilerek değiştirilecek ve diğer yasalarda AİHS’nin 10.maddesi çerçevesinde düzenlemeler yapılması için “Kısa vade hedefleri”; Türk Ceza Kanununun o tarihlerde sorun yaratan 312 inci maddesinin ve Terörle Mücadele Kanununun yine sorunlu 7 inci ve 8 inci maddelerinin, RTÜK ve Basın Kanununun gözden geçirilerek değiştirilmesi olarak sayılmıştı.
Bakanlar Kurulu, İkinci Ulusal Programı diyebileceğimiz “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar”ını 23.6.2003 gün ve 2003/ 5930 sayılı kararıyla kabul etti. Bu karar 24 Temmuz 2003 günlü Mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayınlandı. İzleme ve Koordinasyon kararında “İfade özgürlüğü”nün sağlanması için 24 Mart 2001 tarihli Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programında öngörülenler II Ulusal Programda aynen tekrarlanarak benimsenmişti. Hükümetin Haziran 2004’e kadar gerçekleştirmeyi açıkladığı siyasi kriterlerin başında yine “Düşünce ve İfade Özgürlüğü” yer almıştı. Hükümet ifade özgürlüğüne verdiği önemi şöyle ifade ediyordu: “İfade özgürlüğünün evrensel değerlere dayalı olduğunu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. maddesi çerçevesindeki toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliğin korunmasını da öngören ölçütler ile laik ve demokratik Cumhuriyeti, üniter devlet yapısını ve milli birliği koruma kriterleri temelinde bir yandan genişletilmesine, diğer yandan da sürdürülmesine öncelik ve önem vermektedir.” I ve II Ulusal Programlarla çizilen yol haritasına göre; ifade özgürlüğünün sınırlarını belirleyen mevzuat Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve özellikle Sözleşmenin 10., 17. ve 18. maddelerinin lafzına ve ruhuna uygunluğu bakımından gözden geçirilecek(ti). Gözden geçirildi ve aslında aksine uygulamalar gerçekleştirildi. 2004 yılında Basın Kanunu ile verilmeye çalışılan ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe konulan Türk Ceza Kanunu ile geri alındı. Yeni sınırlandırmalar geldi. İfade özgürlüğü alanını genişleten yasal ve idari değişikliklerin etkin uygulaması sağlanacak(tı). Sağlanamadı ve ifade özgürlüğünü daraltan yasal ve idari değişiklikler etkin olarak uygulandı. Bu alandaki basın davaların tümü Türkiye gündemine hakim oldu. Basın özgürlüğünün evrensel standartlarda uygulanması için gerekli tedbirler alınacak(tı). Aksi oldu ve evrensel standartların bir hayli gerisinde kaldık. Hatta II Ulusal Programın kabulünde imzası olan Başbakan’ın medya ile karşılıklı sürtüşmeleri gündemi belirledi. Türk vatandaşlarının günlük yaşamda geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması veya farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesine ilişkin hükümler hayata geçirilecek(ti). Böyle bir sorun olduğu konusunda ne bir yaklaşım var ne de göstermelik ve anlaşılması mümkün olmayan yasal değişikliklerden sonra uygulamalar var mı yok mu belli bile değil.. Uygulamada yeknesaklığın sağlanması amacıyla, yargı mensuplarının insan hakları, AİHS ve AİHM içtihadı konusunda yürütülen eğitim programları yaygınlaştırılarak sürdürülecek(ti). Sürdürüldü. Halen de sürdürülüyor…Yargı kararlarında – istisnaları dışında- AİHS’nin etkin uygulamasını görmüyoruz. Yaygınlaştırılamadı ve benimsenemedi. Eğitim programları sürüyor ama AİHS ve AİHM kararlarının iç hukuka yansıması hedeflendiği gibi gerçekleştirilemedi. "Tüm bireylerin, ayırım yapılmaksızın tüm temel hak ve özgürlüklerden tam olarak yararlandırılması" için gereken güvenceleri yaratmak hükümetin temel görevi kabul olarak edilmişti. Hükümet kendisi için bu kararında “Cumhuriyetin dayandığı temel ilkelere bağlı, ulusal bütünlük içinde, demokratik ve laik, bilgi çağını yakalamış, güçlü ve refah içinde yaşayan çağdaş bir hukuk devleti olmak, gelecek kuşaklara karşı tarihi bir sorumluluktur.” dedi…Ama buna karşın “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma” gerekçesiyle mensubu oldukları siyasi parti hakkında açılan kapatma davasında; Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “odak olma hali” kararıyla gelecek kuşaklara kalacak tarihi bir karar yazdırmış oldular. Yakında gerekçesi açıklanacak ve hep birlikte göreceğiz. Bu günlerde Ağustos 2008’den beri taslak olarak Ulusal Programın bir başka deyişle üçüncüsü yazıldı. Henüz “taslak” ama yakında açıklanabilir. Dikkatinizi buna çekmek için kısa bir özet yapmaya çalıştım. İlgilenmediğimiz takdirde, kendi bildikleri gibi yazıp geçecekler. Sonradan eleştirmenin bir yararı olmayacaktır. Etiketler: AİHM, Anayasa Mahkemesi, Avrupa Birliği, ifade özgürlügü posted by A.T. at 2:02 PM
"Missing link: creationist campaigner has Richard Dawkins' official website banned in Turkey"The Guardian, Adnan Hoca’nın, “Tanrı Yanılgısı” kitabının yazarı ünlü bilim adamı Dawkins’in interne sitesine Türkiye’den erişimi yasaklattığını okurlarına böyle duyurdu...
(Haberin Milliyet'teki özeti: İngiliz The Guardian gazetesi, Türkiye’de bir mahkemenin, evrimci Richard Dawkins’in resmi sitesine erişimi, “Adnan Hoca olarak tanınan Adnan Oktar’ın şikâyeti üzerine yasakladığına” dikkat çekti. ) Etiketler: 5651 sayılı kanun, sansür posted by A.T. at 9:18 AM
Cumartesi, Eylül 20, 2008
"ÇEVRECİLERİN DANİSKASI BAŞBAKAN"
Av. Fikret İLKİZ
Başbakan Erdoğan 22 Ağustos 2008’de Rize Güneysu’da Cuma namazı çıkışında vatandaşlara seslenmiş. Başbakan “Dünyanın çeşitli yerlerinde çevreciler vardır. Bunlara ‘ne yaparsınız’ dersin, inanın ele avuca gelecek bir şey yok. Sadece onların boş vakitlerini değerlendirmek için yaptıkları iş bu.Yarın, gazeteler bunu ‘çevrecilere karşı çıktı’ diye yazacak. Ama ben çevrecinin daniskasıyım” demiş. (Hürriyet 23 Ağustos) Daniska, Almanya Danzing şehrinin adından geliyor. “En iyi” anlamında kullanılıyor. Meğer çevrecinin “daniskası” Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıymış! Aşağıdaki satırlar mahkeme kararlarını uygulamamaktan dolayı sorumlu olduğuna dair çevrecilerin daniskası Başbakan hakkında verilmiş manevi tazminat davalarının daniskası bir karar öyküsü…. Çok eski yıllara dayanan “nişasta” fabrikasını, nam-ı diğer Cargill’i anımsar mısınız? 09.12.1997 tarihli Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu Kararı ile izin verilen nişasta fabrikasının kurulacağı bölgenin tarım alanı olması nedeniyle fabrikanın nitelik ve kapasitesi itibarıyla ağır doğa ve çevre zararlarına yol açacağı için Bursa Barosu başta olmak üzere bir çok çevreci kuruluş ve vatandaşlar Cargill aleyhine açtıkları iptal davalarını kazanmışlardı. Ancak, nişasta fabrikasından yana olan yöneticiler yeni idari kararlar alarak fabrika inşaatı için ruhsat vermişler ve taşınmaz imar planı değişikliklerini onaylamışlardı. Hatta fabrikanın kurulacağı tarım arazileri önce Bursa Büyükşehir daha sonra Gemlik Belediyesi yetki alanı içine alınmıştı. Bayındırlık Bakanlığı da diğer teknik izinleri vermişti zaten. Davacı Bursa çevreciler yılmadı…Yargı kararlarını işlevsiz kılmaya yönelik bu kararlar hakkında da yeniden iptal davaları açtılar…Yeri gelmişken söyleyelim, Bursa Barosu avukatları, Bursa çevrecileri ve diğer çevrecilerden hiç kimse “boşta gezen” ve “vakitlerini değerlendirmek için çevreci olan” insanlar değillerdir…Neyse; kem söz, kem akçe sahibinindir! Sonuç olarak 2004 yılında kesinleşen idare mahkemesi kararlarına göre fabrikanın kurulmasına izin veren tüm idari kararlar, imar planları iptal edildiğinden fabrika tamamen izinsiz ve ruhsatsız hale gelmişti ve faaliyetlerine son verilmesi gerekiyordu. Geriye sadece ve sadece mahkemelerin kesinleşmiş iptal kararlarının uygulanması kalmıştı. Davacılar, bu kararları uygulamakla görevli olan tüm yöneticilere yazılı bildirimde bulundu ve iptal kararlarının uygulanmasını istediler. Ama kararlar uygulanmadı. Bunun üzerine Bursa Barosu Başkanlığı ve diğer davacılar için “yargı kararının uygulanmaması” nedeniyle Avukat Ali Arabacı ve diğer avukatlar kendi adlarına asaleten ve diğer davacılar adına vekaleten manevi tazminat davası açtılar. Davalılardan birisi “çevrecilerin daniskası” T.C.Hükümeti Başbakanı, diğerleri Bakan, Vali ve Belediye Başkanı gibi idarecilerdi. Bursa’daki yerel mahkeme davayı reddetti. Onlar da temyize başvurdu. Yargıtay 4.Hukuk Dairesi Başbakan ve bir kısım diğer davalıları “sorumlu” oldukları için, yerel mahkeme kararını bozdu. Yargıtay’a göre; fabrikanın kapatılması, izinlerin geri alınması yönünde işlem yapmayanlar sorumludur. “Söz konusu fabrika Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu kararı üzerine kurulmaya başlanmış bu karara karşı ve bundan sonraki diğer idari kararlara karşı açılmış olan iptal davaları nedeniyle verilen yürütmeyi durdurma kararları üzerine bizzat davalı Başbakan tarafından imzalanmış olan 6.6.2003 tarihli yazı ile fabrikanın işletilmesine devam edilmesi bildirilmiştir. İptal kararlarının kesinleşmesinden sonraki aşamada ise yapılan yazılı bildirime rağmen iptal kararlarının uygulanması yönünde bir işlem yapmadığı gibi 6.6.2003 günlü yazıdaki görüş doğrultusunda fabrikanın faaliyetine imkan verecek yeni idari ve yasal düzenleme arayışları içerisine girdiği anlaşılmaktadır. Böylece adı geçen üç davalı yetki ve görev itibarıyla idare mahkemesi kararlarını uygulama imkanına sahip iken bunun gereğini yerine getirmemişlerdir.” Başbakan ve diğer davalılar “yargı kararlarının uygulanmamasından doğan zararlardan” şahsen sorumludur. Davacılar Ali Arabacı ile Cevdet Altun ise; yaşadıkları bölgede kurulmak istenilen fabrikanın verimli tarım alanları içerisinde yer aldığı, böyle bir yerde sanayi tesisi kurulmasının tarım alanlarının azalmasına yol açacağı, doğaya ve çevreye zararlar vereceği düşüncesiyle ve ülkenin vatandaşları özel hayatlarında “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarının korunması amacıyla” idari davalar açmışlar…Sonuç olarak mahkemeler fabrikanın büyüklüğü ve niteliğine göre tarım alanı içerisinde kurulmasının hukuka uygun olmadığına karar verdi ve tüm imar izinleri iptal edildi. Bu durumda Yargıtay kararında da açıkça yazılı olduğu üzere: “….yapılması gereken kesinleşen idare mahkemesi kararlarının hiçbir surette değiştirilmeden ve gecikmeden uygulanmasıdır. (Anayasa madde 138/4)” Ancak Yargıtay kararında da yazılı çevrecilerin daniskası Başbakan ve diğer idareciler yüzünden “idare mahkemesi kararlarının uygulanması mümkün olmamıştır.” Yargıtay’a göre davacılar manevi tazminat istemekte haklıdır. Bu olayda zarara neden olan Başbakan ve diğer davalılar “doğan zararlardan” şahsen sorumludur. Yargıtay 4 Hukuk Dairesi kararına göre; “Herkes medeni hak yükümlülüklerinin karara bağlanmasını bir yargı yerinden isteme hakkına sahiptir. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 6/) Şüphesiz bu hak yargı kararlarının uygulanmasını da kapsamaktadır. Bunun aksini düşünmek yasaların bağlayıcılığı ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulmuş olan hukuk devleti ilkesine de uymaz. Davacılar Ali Arabacı, Cevdet Altun, Yahya Şimşek, Cumhur Özcan ve Şenay Özeray zorlu, uzun ve karmaşık bir yargılama sürecine dahil olmuşlar ve yetkililerin lehlerine verilen kararlara uymasını sağlamak için ayrıca uğraşı göstermişler, ancak tüm bunlara rağmen. istedikleri sonuca ulaşamamışlardır. Böyle bir durum hukukun üstünlüğü ile yönetilen devletin temel ilkelerinin ihlal edilmesi anlamına geldiğinden, davacıların medeni hakları kapsamındaki sosyal kişilik değerlerine zarar verildiği kabul edilmeli ve olayın gösterdiği tüm özellikler değerlendirilmek suretiyle uygun miktarda manevi tazminat verilmelidir.” (2007/6404 Esas, 2008/ 7002 Karar ve 26.05.2008 tarih) Yargıtay 4 Hukuk Dairesinin bu kararı; çevrecilerin daniskası olduğunu vatandaşların gözünün içine baka baka söyleyen Başbakan ve yargı kararlarını uygulamayan diğer merkezi ve yerel yöneticilerin tümüne “şahsen” örnek olacak kararların daniskasıdır. Etiketler: Fikret İlkiz, çevre hakkı posted by A.T. at 2:46 PM
Pazar, Ağustos 24, 2008
Cuma, Ağustos 22, 2008
Salı, Ağustos 19, 2008
EHK VETOSU
Cuma, Ağustos 01, 2008
ÇETİN ÖZEK
Av. Fikret İLKİZ
16 Temmuz 2008 tarihli birkaç haber Prof. Dr. Çetin Özek hakkındaydı. “Türkiye’nin önemli ceza hukukçularından Prof. Dr. Çetin Özek 74 yaşında hayatını kaybetti”. 1934 yılında Çorum’da doğduğu, 1956’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdiği, 1961’de “Türkiye’de Laiklik” konulu teziyle doktorasını verdiği, 12 Mart döneminde üniversiteden uzaklaştırıldığı, 12 Eylül 1980’den sonra YÖK’ün kurulmasının ardından İstanbul Üniversitesinden emekliliğini istediği, bazı gazetelerde yöneticilik yaptığı, avukatlık görevi sırasında bir çok davada savunmanlık üstlendiği ve en önemlileri arasında “Devlet Başkanına Karşı İşlenen Suçlar”, “Devlete Karşı Suçlar”, “Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu”, “Türkiye’de Gerici Akımlar” ve “Devlet ve Din” gibi çok sayıda kitabı bulunduğu “haber” oldu… Çetin Özek için ilk tören 17 Temmuz 2008’de İstanbul Üniversitesi’nde saat 14.00’te yapıldı. Teşvikiye Camii’nde ikindi vakti kılınan cenaze namazının ardından Kozlu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Çok az sayıda gazeteci Üniversitedeki törene ve cenazesine katıldı. Mensubiyeti İstanbul Üniversitesi olan çok az sayıda öğretim üyesi törene ve cenazesine katıldı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden ve emekli olanlardan çok az sayıda kişi törene ve cenazesine katıldı. Çok az sayıda avukat Üniversitedeki törene ve cenazesine katıldı. Törene ve cenazeye katılan “çok az sayıdaki” gazeteci, öğretim üyesi ve avukatlar Çetin Özek’i aslında çok iyi tanıyanlardı. Sayının azlığı galiba çokluğundan iyi oldu…Onu seven ve son yolculuğuna uğurlamak istedikleri halde katılamayanların aradığı “insanlardı” cenazesine katılanlar…Çünkü bizler, onu her haliyle çok seviyorduk İstanbul Üniversitesi Merkez Bina içindeki çıplak kaldırım taşları üzerinde toplanan insanlardı gerçekten Prof. Dr. Çetin Özek’i uğurlayanlar. Çok az insandılar ama vardılar…Geçmişi iyi biliyorlardı. Onların bildiklerini yan yana getirseniz geçmiş tarihimizden kimler utanç duyardı bilinmez ama; insanca yaşamanın, sevinmenin, üzülmenin, korkmanın, bilim adamı olmanın ya da insan olmanın izlerini görebilirdiniz… Birkaç insan, onun hakkında çıplak kaldırım taşları üzerinde Merkez Binanın ortasında söylenen birkaç söz…Prof. Dr. Çetin Özek için söylenenler arasına sıkışmış kalmış birkaç gerçek… Gerçekler arasında gerçekten Özek’in yüreğini yansıtan duygusallık… Prof. Dr. Çetin Özek huysuz mu huysuzdu! Geçinmesi çok zordu. Çok sigara içerdi. Çok çabuk kızar ve çok çabuk öfkelenirdi. Hiddetlenince çok bağırırdı. İstanbul Üniversitesindeki törene katılanların çoğunluğu bunları ve bundan fazlasını bilenlerdi. Aslında herkes bilirdi, o çocuk gibiydi. Onun için böyleydi. O insanları çok severdi. Yufka yürekliydi. Çok çabuk kızardı ama sonradan çok üzülürdü yaptıklarına...Çok çalışkandı. Çok disiplinli bir ceza hukukçusuydu. İnsancıl ceza hukukunun ne olduğunu öğreten oydu. Kimsenin görmediğini görürdü. ® harfini söyleyemezdi. Çok şık giyinirdi. Neşeli bir hocaydı. Derste öğrencileri karşısında ceketinin önünü iliklerdi. (1) Numaralı amfideki söylevleri çok coşkuluydu… İnsandı… İşte böyle biriydi. Üniversitedeki törende konuşan Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, "Çetin, bizim kuşağımızın ceza hukukçularının en iyisiydi" dedi. En iyisiydi gerçekten… Düşünce ve ifade özgürlüğünü, halkın bilgi edinme hakkı ile basın özgürlüğü arasındaki ilişkinin ne olduğunu o öğretti… Dr. Çetin Özek imzasıyla yazılmış olan “Türkiye’de Laiklik – Gelişim ve Koruyucu Ceza Hükümleri” adlı eseri İstanbul Üniversitesi’nin 960, Hukuk Fakültesi’nin 200 nolu kitabı olarak İstanbul’da 1962 yılında Baha Matbaasında basılmıştır. Doktora tezidir. Özek’e göre; Türkiye’de laiklik temel bir Anayasa kuralıdır. Siyasi müesseseler laik bir düzen içinde kurulmuştur. Özek’in “gelenekçi” olarak adlandırdığı “mürteci-gerici” kesim laikliğe karşıdır. Bu nedenle gelenekçilerin laik düzene karşıt olan davranışları ceza hükümleri ile cezalandırılmalıdır. Çünkü; “Her devlet düzeni bir takım ideolojik prensiplere dayanır.Bu ideolojik prensipler boş birer kalıp olmakla kalmaz ve müesseselerin şekillenmesinde temel karakter rolünü oynar. Devlet, bu ideolojik karakterleri kendi varlığını, mevcut devlet düzenini korumuş olur. Devlet, siyasi yapıda esas rolü oynayan, sosyal, ekonomik siyasi ve hukuki temellerini korumak mecburiyetindedir. İşte aynı şekildi, laiklik de, devletin siyasi kuruluş tarzının ana temellerinden biridir. İktidarlar, siyasi bütün içinde, laik esaslara göre şekillenmiştir” Güle güle Hocam. Işıklar içinde yat… Etiketler: TCK, Çetin Özek posted by A.T. at 1:34 PM
Pazar, Temmuz 20, 2008
Cuma, Temmuz 11, 2008
Perşembe, Haziran 26, 2008
|